27 Şubat 2011 Pazar

TABLODAKİ ADAM

Sokağın köşesini döndüğümde üç gecedir duyduğum ayak sesini gene duydum. Biri beni takip ediyordu bundan eminim. Adımlarımı hızlandırdım. Bir an evvel eve ulaşmak için can atıyordum. Cesaretimi toplayıp gecenin bu saatinde beni takip edenin kim olduğunu görmek istedim. Belki de benim gibi işten geç çıkan biriydi. Onun adımları hızlanmamıştı fakat ardıma bakma cesaretini bir türlü gösteremiyordum. Karşı apartmandaki kapıcının çöpleri attığını görünce koşar adım ona doğru ilerledim. Ardıma bakacak cesareti kendimde toplamıştım. Hızla arkama döndüm. Hiç kimse yoktu. Soluk soluğa kaldığımı gören kapıcı neyim olduğunu sordu. Arkamdan gelen biri olduğunu onu görüp görmediğini sordum. Hiç kimseyi fark etmemişti. En lüzumsuz şeyleri bile takip eden, mahallenin haber ajansı olan bu adam tam da ihtiyacım olduğu anda hiçbir şey görmemişti.
Merdivenleri çıkarken kalbim hâlâ hızla atıyordu. Biri beni takip mi ediyordu? Yoksa çocukça bir korkuya mı kapılmıştım? Ardıma dönüp bakma cesaretini gösterebilseydim bu sorulara cevap bulabilirdim. Hırsız ya da kapkaççı olsaydı şimdiye kadar bir şey yapmış olurdu diye düşündüm.
Bunca hengâme arasında en önemli şeyi unuttuğumu fark ettim. Yarına yetiştirmem gereken bir metin vardı. Bense bunu günlerdir ertelemiş son güne kalmıştım. Yazıyı geciktirmem fırça yememe sebep olabilirdi. Bütün gece süren yazma çabam sabaha karşı son buldu. Hakkında daha önce üç öykü yazmıştım o yalnız adam hakkında. İçindeki hüznü dış dünyaya yansıtmayan, kalabalığın içinde duran bir adam... Kim olduğunu hiç bilemediğim biriydi ama aklımın içinde gezinip duruyordu. İçindeki ses “buraya ait değilsin” dediği halde gidecek başka yeri yoktu. Acı çekmekten, kırılmaktan korktuğu için kaçışı çalışmakta arıyordu. Onunla ilgili sonu sürüncemede bırakıyordum hep. Yazmayı istemediğim için değildi. Ne anlatmam gerektiğini bilmediğim içindi. Yazımı temize çekip işin yolunu tuttum.
Son güne kalmıştım. Umarım beğenilir diye içimden geçirip öyküyü bıraktım. Çok geçmedi ki derginin komik kadını Başak “yazını okudum” diyerek yanıma geldi. Bazen hınzır yorumlarıyla güldürür bazense sivri eleştirilerle kızdırırdı beni.

—Yine o adama dönmüşsün. Ben de merak ediyordum gene onu ne zaman anlatacaksın diye. Âmin Maalouf kitapları sevip, Ömer Hayyam şiirleri okuyan gece Canon dinleyen bu adamın fiziki özellikleri neden bu kadar sınırlı? Geceleri sürekli yürüyen bir şeylerden kaçtığı açık olan bu adam neden kaçıyor? En önemlisi böyle bir adam varsa neden benle tanıştırmıyorsun.
—Hepsi bir sonraki yazımda canım. Oku ve gör. Hadi hadi işe dönme vakti.
Aslında bunların cevabını ben de bilmiyordum. Sorularını geçiştirmek için bir sonraki yazımda demiştim. Oysa ne anlatmam gerektiğiyle ilgili en küçük bir fikrim yoktu. Gün boyunca yazıyla ilgili bir sürü e-posta geldi. Yazımı çok beğenmiş, adamla ilgili bir sürü sorular sormuşlardı. Bu kadar beğenilmesi beni de şaşırtmıştı açıkçası. Günü kurtarma yazım, en beğenilen yazım ilân edilmişti bir anda.
Bunca övgüden sonra iyi bir yemeği hak etmiştim. Kendimi şımartmak istediğim günlerde gittiğim o restorana gittim. Çok sık gitmesem de orda çalışan herkes beni tanırdı. Hepsine teker teker selam verip her zaman oturduğum yere geçtim. Herkes cam kenarında bir yere oturmak istediği için benim sevdiğim köşe hep boş olurdu. Faruk Cimok'un Taksim tablosunun karşındaki masada oturdum. Bir an acaba uzun zamandır anlattığım adam bu tablodaki adam mı diye düşündüm. Gecenin içinde yürüyen, yüzü seçilemeyen o adam...
Gece takip edilme riskini göze almak istemediğim için eve taksiyle döndüm. Koltuğa uzanıp nasıl bir adam diye düşünürken bir gece öncesinin yorgunluğunun etkisiyle de uyuyakalmışım. Alarm sesiyle yataktan fırladım. İşe gittiğimde Başak'ın imâlı bakışıyla karşılaştım. Ne oldu diye sorduğumda masamdaki papatyaları işaret etti.
Notun üzerinde;

Gecenin koynunda bir adam
Adamın koynunda bir kadın
Bir öpüş gibi fısıldamaktalar aşkı
Bırakırken gece kendini gündüze
Bırakırken kadın kendini adama
İki paralel bedendir
Geceyi orta yerinden bölen
Geceyi orta yerinden birleştiren

Notu okuduğumda sinirlendim. Ne demek istiyordu bunu yazan kişi. Bir yanıyla da romantik biri olduğu açıktı. İş yerindekilerin tuhaf bakışları altında bütün gün çalışmaya çabaladım. Bana çiçek gelmesi durumu onlara da garip gelmişti. Farkındaydım. Böyle şeylere vakit ayırmayı düşünemeyecek kadar yoğundum. Öyle düşünüyordum. Aslında bahanem buydu demek daha doğru olur.
Başak notu yüksek sesle okuyup “ne kadar romantik” diyip duruyordu. İş ve ev arasında mekik dokurken aşk kelimesini cümle içinde bile kullanmazken bu not çok tuhaf geliyordu kulağıma.
Akşam işten erken çıktım. Mimoza kokusu yayılmıştı sokağa. Ellerimde papatyalarla gecenin içinde parmak ucumda yürüyormuşum gibi hissediyordum. Bir anda ardımdan gelen ayak sesini işittim. Dehşetle irkildim. Biri beni takip ediyordu. Bu sefer emindim. Adımlarımı hızlandırdım. O da hızlanmıştı. Bir anda olduğum yerde durdum. O da durdu. Derin bir soluk alıp arkama döndüm. Kaşlarımı çatıp “beni takip mi ediyorsun” diye bağırdım. Karşımdaki adam ürkmüştü bu tepkimden. Sevimli ve çocuksu bir tavırla yüzüme korkmuş gözlerle bakıyordu. Orta boylu kumral bir adamdı. Saçları hafif uzundu. Rüzgârla hafifçe savruluyordu. Kocaman ve aydınlık bakan gözleri vardı. Dudakları ince ve küçüktü. Şık ve bakımlıydı. Gülmemek için kendimi zor tutum. “Günlerdir beni takip eden sen miydin?” diye sordum. Evet der gibi mahcup bir tavırla suratıma baktı. Cevap vermesini beklemeden konuştum;
- Beni ne kadar korkuttuğunun farkında mısın? Deli misin neden bunu yaptın?
- Öncelikle sizi korkuttuysam çok özür dilerim. Günlerdir sizinle tanışmaya çalışıyorum. Ama ne demem gerektiğini bilemedim. O tablonun önünde yemek yerken, öğle yemeği için kız arkadaşınızla çıkarken, akşam eve dönerken… Gelmek istedim. Çok yaklaştım. Hatta beni duyabileceğiniz kadar yakınına geldim. Fakat konuşacak cesareti kendimde bulamadım. Saçma bulmanızdan korktum en çok da.
Çok düzgün konuşuyordu. Ne demeye çalıştığını anlamıyordum. Konuştukça her şey daha da karışıyordu.
—Papatyalar ulaşmış.
—Siz mi yolladınız? Neden?
—Beni kimse bu kadar güzel anlatmamıştı.
—Ne demek istediğinizi anlamıyorum.
—Yazınızda o kadar güzel anlatmışsınız ki beni teşekkür etmek istedim size. Doğruyu söylemek gerekirse yazılarınızı takip eden biri değildim. Asistanım bir gün yanıma gelip bu yazıdaki adam size ne çok benziyor diyince okumaya başladım sizi. Yazılar çoğaldıkça ve içleştikçe sizinle tanışma isteğim daha da arttı. Ama bunu saçma bulmanızdan ya da gereksiz bulmanızdan korktuğum için yeterli cesareti kendimde bulamadım. Uzun zaman önce hissetmekten vazgeçtim. Hayatın rutinine kendimi bırakmıştım. Tik tak uyan. Tik tak işe git. Tik tak eve dön.
—Kafam çok karıştı ne söylemem gerektiğini bilemedim beyefendi.
—Affedersiniz sizi rahatsız ettim.
—Yok, hayır! Söylemeye çalıştığım şey çok şaşırdığım. Hikâyede anlattığım adam şimdi karşımda olduğunu söylüyor. Tam da sizi anlattım belki ama gerçek olabileceğini düşünmemiştim hiç.
—Ben de yazılarınızı okudukça en az sizin kadar şaşırdım. Biri uzaktan uzağa kalbime dokundu. Yaralarımı gördü beni görmeden. Bu şehrin içinde kaybolmuşken beni buldu. Bütün gün en karlı satıştan, dövizden ve borsadan başka bir şeyden bahsetmeyen bir adamın içinde tertemiz bir soluk oldunuz. Güzel sözlerinizle içimde bir bülbül gibi şakıdınız. Şimdi ben gidiyorum. O tabloyu çok sevdiğinizi biliyorum. Onun karşısında oturmaya gidiyorum. Orda bir tablo, tabloda bir adam sizi bekliyor olacak. Yüzündeki karanlığı ışığınızla aydınlatasınız diye...


Özlem ÖZBEK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder